Diğer Hizmetlerimiz: ingilizce Kursu |  Toefl Kursu |  Toefl Kursu |  Toefl Kursu |  Yds Kursu |  Toefl |  izmir ingilizce kursu
Rusça Kursu |   Bursa ingilizce Kursu |  ispanyolca Kursu |  ielts Kursu |  Toeic Kursu |  Proficiency Kursu |  Gmat Kursu


İngilizce Kursu
Toplam 4 sonuçtan 1 ile 4 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: PHRASAL VERBS

  1. #1
    Junior Member Array
    Üyelik Tarihi
    Nov 2010
    Mesajlar
    28
    Rep Puanı
    0

    PHRASAL VERBS

    İngilizce'de en sık kullanılan phrasal verb'lerin kullanımı ve listesi
    (Most common phrasal verbs in English)
    Phrasal verbs çoğunlukla bir edat ve birden daha fazla sözcük veya sözcük grubunun bir araya gelmesinden oluşan eylemlerdir. Phrasal verbs’ ler çoğu kez dilin güncel kullanımlarından ortaya çıkar ve sık kullanıldığı için zamanla dilin ana yapısını oluşturur. Phrasal verbs hem geçişsiz hem de geçişli fiil olarak kullanılabilir.

    GEÇİŞSİZ FİLLERE ÖRNEK

    (The children were sitting around, doing nothing (Çocuklar hiçbir şey yapmıyorlar, öylece oturuyorlardı.)

    The witness finally broke down on the stand. (Tanık sonunda durumu değiştirdi)

    GEÇİŞLİ FİİLLERE ÖRNEK

    Our boss called off the meeting. (Patronumuz toplantıyı erteledi)

    She looked up her old boyfriend. (Eski erkek arkadaşını aradı.)


    Bu yapıdaki bir fiil ile birleşmiş kelimeye (çoğu kez bir edat ile) takı denir.

    Phrasal verbs ‘ler ile ilgili yaşanan problem, öncelikle anlamlarındaki belirsizliktir ve çoğunlukla P.V’ler birkaç farklı anlamı ifade ederler.

    Örneğin;

    To make out: bir şeyin farkına varmak veya görmek, Bu sözcük grubu aynı sevişmek anlamına da gelebilir.

    If someone chooses to turn up the street (Eğer biri caddeden yukarı doğru gitmeyi tercih ederse)

    Yukarıdaki örnekte kullanılan "Turn up" bir edat ile bir fiilin birleşmesidir ama bir P.V değildir. Yani gerçek anlamında kullanılmışlardır. Ama aşağıdaki örnekte "turn up" phrasal verb olarak kullanılmakta ve tamamen farklı anlamlar vermektedir.

    if your neighbors unexpectedly turn up (appear) at a party or your brother turns up his radio,
    ( Eğer komşularınız beklenmedik bir anda bir partiye gelirse veya erkek kardeşiniz radyonun sesini yükseltirse)

    Ayrıca P.V ‘ ü oluşturan fiil, edat veya sözcük grupları her zaman yan yana yazılmazlar.

    "Fill this out," (Bunu doldurun) diyebiliriz ya da
    "Fill out this form." diyebiliriz. Her ikisi de doğrudur.

    Phrasal verblerin geniş listesini; ayrılabilir-ayrılamaz, geçişli-geçişsiz phrasal verbs’lerin listesi aşağıda verilmiştir. Fiillerin listesi kısa tanımlarla ve örneklemelerle bir araya getirilmiştir. Liste basıldığı takdirde kullandığınız yazı tipi veya tarayıcınıza göre beş veya altı sayfadır. Öncelikle bu dili öğrenenlerin P.V konusunda başarılı olmak için yapmaları gereken şey, çok fazla okumak ve dinlemektir. Bir de iyi bir sözlük edinmek, oldukça yararlı olacaktır.



    Seperable (Ayrılabilir) Phrasal Verbs

    Nesne, phrasal verbs ‘ den sonra gelebilir, veya cümleyi iki kısma ayırabilir.

    · You have to do this paint job over. (Bu boyamayı tekrar yapman gerekir.)

    · You have to do over this paint job.

    Aşağıdaki Phrasal verbs’lerin nesnesi zamir olduğunda, bu iki kısmın ayrılması gerekir

    Fiil


    Anlam


    Örnek

    blow up


    Patlamak, havaya uçurmak


    The terrorists tried to blow up the railroad station.
    “Teröristler demiryolu istasyonunu havaya uçurmaya çalıştılar.”

    bring up


    Bir konudan bahsetmek


    My mother brought up that little matter of my prison record again.
    “Annem, o kadar da önemli olmayan sabıka kaydımdan bahsetti.”

    bring up


    Çocuk yetiştirmek.


    It isn't easy to bring up children nowadays.
    “Bu günlerde çocuk yetiştirmek kolay değil.”

    call off


    İptal etmek


    They called off this afternoon's meeting
    “Öğleden sonraki toplantıyı iptal ettiler.”

    do over


    Bir işi tekrar etmek


    Do this homework over.
    “Bu ödevi tekrar yap.”

    fill out


    Bir formu doldurmak


    Fill out this application form and mail it in.
    “Bu başvuru formunu doldur ve postala.”


    fill up


    Tamamen-ağzına kadar doldurmak


    She filled up the grocery cart with free food.
    “Sepeti tamamen, bedava yiyecekle doldurdu.”

    find out


    öğrenmek


    My sister found out that her husband had been planning a surprise party for her.
    “Kız kardeşim kocasının onun için sürpriz bir parti düzenlediğini öğrendi.”

    give away


    Birisine bir şeyi bedava vermek


    The filling station was giving away free gas.
    “Benzin istasyonu bedava gaz veriyordu.”

    give back


    Bir şeyi geri vermek


    My brother borrowed my car. I have a feeling he's not about to give it back.
    “Erkek kardeşim arabamı ödünç aldı.Arabayı geri vermeyeceğini düşünüyorum.”

    hand in


    Bir şeyi onaylamak (ödev yapmak)


    The students handed in their papers and left the room.
    “Öğrenciler, ödevlerini tamamladılar ve sınıftan çıktılar.”

    hang up


    Telefonu kapatmak


    She hung up the phone before she hung up her clothes.
    “Kıyafetini asmadan önce telefonu kapadı.”

    hold up


    Geciktirmek


    I hate to hold up the meeting, but I have to go to the bathroom.
    “Toplantıyı geciktirmekten hiç hoşlanmıyorum ama lavaboya gitmem gerekiyor.”

    hold up (2)


    soymak


    Three masked gunmen held up the Security Bank this afternoon.
    “Üç maskeli ve silahlı adam Güvenlik Bankasını bu öğleden sonra soydular.”

    leave out


    Atlamak, çıkarmak, savsaklamak


    You left out the part about the police chase down.
    (Polisin kovalamasıyla ilgili bölümü atladın.)

    look over


    incelemek, kontrol etmek


    The lawyers looked over the papers carefully before questioning the witness. (They looked them over carefully.)
    “Avukatlar tanıkları sorgulamadan önce evrakları dikkatlice incelediler.”

    look up


    Bir listenin içinde aramak


    You've misspelled this word again. You'd better look it up.
    “Bu kelimeyi yine yanlış yazdın.Doğru yazılımına baksan iyi olacak.”

    make up


    Bir hikaye veya yalan uydurmak


    She knew she was in trouble, so she made up a story about going to the movies with her friends.
    “Başının belada olduğunun farkındaydı bu yüzden arkadaşlarıyla sinemaya gittiğini uydurdu.”

    make out


    Duymak, algılamak


    He was so far away, we really couldn't make out what he was saying.
    “O kadar uzaktaydı ki onun ne söylediğini duyamadık.”

    pick out


    Seçmek


    There were three men in the line-up. She picked out the guy she thought had stolen her purse.
    “Sırada üç adam vardı.Cüzdanını çaldığını düşündüğü adamı seçti.”

    pick up


    Bir şeyi kaldırmak


    The crane picked up the entire house. (Watch them pick it up.)
    “Vinç bütün evi havaya kaldırdı.”

    point out


    Dikkat çekmek, belirtmek


    As we drove through Paris, Francoise pointed out the major historical sites.
    “Paris’ten arabayla geçerken, Francoise başlıca tarihi yerlere dikkatimizi çekti.”

    put away


    Saklamak


    We put away money for our retirement. She put away the cereal boxes.
    “Paramızı emekliliğimiz için saklıyoruz.”

    put off


    Ertelemek


    We asked the boss to put off the meeting until tomorrow. (Please put it off for another day.)
    “Patrondan toplantıyı yarına kadar ertelemesini rica ettik.”

    put on


    Giyinmek


    I put on a sweater and a jacket. (I put them on quickly.)
    “Bir süveter ve ceket giydim.”

    put out


    Söndürmek


    The firefighters put out the house fire before it could spread. (They put it out quickly.)
    “İtfaiyeciler yangını, bütün evi sarmadan söndürdüler.”

    read over


    Dikkatli okumak


    I read over the homework, but couldn't make any sense of it.
    “Ödevi dikkatli okudum ama hiçbir şey anlamadım.”

    set up


    Düzenlemek, kurmak


    My wife set up the living room exactly the way she wanted it. She set it up.

    “Karım sofrayı tam istediği gibi hazırladı.”

    take down


    Not etmek


    These are your instructions. Write them down before you forget.
    “Unutmadan bu bilgileri bir yere not et.”

    take off


    Kıyafet çıkarmak


    It was so hot that I had to take off my shirt.
    “Hava öyle sıcaktı ki tişörtümü çıkartmak zorunda kaldım.”

    talk over


    tartışmak


    We have serious problems here. Let's talk them over like adults.
    “Yaşadığımız ciddi problemleri tıpkı bir yetişkin gibi tartışmalıyız.”

    throw away


    atmak


    That's a lot of money! Don't just throw it away.
    “Pahalı bir şey o! Sakın atma.”

    try on


    Kıyafet denemek


    She tried on fifteen dresses before she found one she liked.
    “Beğendiği elbiseyi bulana kadar on beş tane kıyafet denedi.”

    try out


    denemek


    I tried out four cars before I could find one that pleased me.
    “İstediğim arabayı bulana kadar dört tane araba denedim.”

    turn down


    Bir şeyin sesini kısmak


    Your radio is driving me crazy! Please turn it down.
    “Radyonun yüksek sesi beni rahatsız ediyor.Lütfen biraz sesini kıs.”

    turn down (2)


    Reddetmek, geri çevirmek


    He applied for a promotion twice this year, but he was turned down both times.
    “Bu yıl iki kez terfi etmek için talepte bulundu ama her defasında geri çevrildi.”

    turn up


    Bir şeyin sesini yükseltmek


    Grandpa couldn't hear, so he turned up his hearing aid.
    “Büyük babam duyamadığı için kulaklığının sesini açtı.”

    turn off


    Elektriği kapamak


    We turned off the lights before anyone could see us.
    “Kimse bizi görmeden ışığı söndürdük.”

    turn off (2)


    Mide bulandırmak, tiksindirmek


    It was a disgusting movie. It really turned me off.
    “O kadar kötü filmdi ki midem bulandı.”

    turn on


    Elektriği açmak


    Turn on the CD player so we can dance.
    “CD çaları açta dans edelim.”

    use up


    boşaltmak


    The gang members used up all the money and went out to rob some more banks.
    “Gangsterler bütün parayı boşalttılar ve birkaç banka daha soymak için gittiler.”



    Inseperable (ayrılmaz) Phrasal Verbs
    Transitive (Geçişli)

    Aşağıdaki phrasal verbs ‘ ler ile asıl eylem cümlede birlikte yer aldığı edatlardan (veya diğer kısımlardan) ayrılamaz :"Who will look after my estate when I'm gone" "Ben yokken evime kim bakacak?"

    Fiil


    Anlam


    Örnek

    call on


    Ezbere okumak


    The teacher called on students in the back row.
    (Öğretmen arka sıradaki öğrencilerin isimlerini ezbere söyledi.)


    call on (2)


    Ziyaret etmek


    The old minister continued to call on his sick parishioners.
    “Eski başkan, hasta kilise cemiyeti üyelerini ziyaret etmeye devam etti.”

    get over


    Bir hastalığı atlatmak veya bir hayal kırıklığının üstesinden gelmek


    I got over the flu, but I don't know if I'll ever get over my broken heart.
    “Nezleyi atlattım ama kırılan kalbimi onarabilecek miyim, hiç bilmiyorum.”

    go over


    Yeniden incelemek, gözden geçirmek


    The students went over the material before the exam. They should have gone over it twice.
    “Öğrenciler sınavdan önce konuları tekrar gözden geçirdiler. İki kez bakmalıydılar..”

    go through


    tüketmek


    They country went through most of its coal reserves in one year. Did he go through all his money already?
    “Ülkeleri, bir yıl içinde en çok, kömür rezervlerini tüketti.
    Bütün parasını şimdiden harcadı mı?”

    look after


    İlgilenmek, bakmak


    My mother promised to look after my dog while I was gone.
    “Annem ben yokken köpeğime bakacağına söz verdi.”

    look into


    Araştırmak, incelemek


    The police will look into the possibilities of embezzlement.
    “Polis zimmete para geçirme olasılıklarını araştıracak.”

    run across


    rastlamak


    I ran across my old roommate at the college reunion.
    “Eski oda arkadaşımla kolej yemeğinde karşılaştım.”

    run into


    Karşılaşmak, rast gelmek


    Carlos ran into his English professor in the hallway.
    “Carlos İngilizce profesörüyle koridorda karşılaştı.”

    take after


    benzemek


    My second son seems to take after his mother.
    “Ortanca oğlum annesine benziyor.”

    wait on


    Servis yapmak


    It seemed strange to see my old boss wait on tables.
    “Eski patronumu masalara servis yaparken görmek çok tuhaftı.”



    Üç Kelimeden Oluşan Phrasal Verbs (Geçişli)

    Aşağıdaki phrasal verbs ‘ ler de üç kısım göreceksiniz : "My brother dropped out of school before he could graduate." “ Erkek kardeşim mezun olamadan okulu bıraktı.”

    Fiil


    Anlam


    Örnek

    break in on


    Bir sohbeti bölmek


    I was talking to Mom on the phone when the operator broke in on our call.

    “Operatör konuşmamızı kestiği zaman telefonda annemle konuşuyordum.”

    catch up with


    Yakın olmak


    After our month-long trip, it was time to catch up with the neighbors and the news around town.
    “Aylar süren yolculuğumuzdan sonra, komşulara ve kasaba çevresine yakın olup onlardan haber almanın vakti gelmişti.”

    check up on


    İncelemek, kontrol etmek


    The boys promised to check up on the condition of the summer house from time to time.
    “Çocuklar yazlığa zaman, zaman bakmak için söz verdiler.”

    come up with


    Bağışta bulunmak


    After years of giving nothing, the old parishioner was able to come up with a thousand-dollar donation.
    “Eski kilise cemiyeti üyesi bin dolarlık bir bağış yaptı. Yıllardır hiçbir bağışta bulunmamıştı.”

    cut down on


    Kesmek, azaltmak


    We tried to cut down on the money we were spending on entertainment.
    “Eğlenceye harcadığımız parayı azaltmaya çalıştık.”

    drop out of


    Sınıfta kalmak


    I hope none of my students drop out of school this semester.
    “Umarım öğrencilerimin hiç biri bu sömestr sınıfta kalmaz.”

    get along with


    İyi anlaşmak


    I found it very hard to get along with my brother when we were young.
    “Erkek kardeşimle anlaşmak, küçükken daha zordu.”

    get away with


    Bir işten sıyrılmak


    Janik cheated on the exam and then tried to get away with it.
    “Janik sınavda kopya çektiği halde bu işten sıyrılmaya çalıştı.”

    get rid of


    kurtulmak


    The citizens tried to get rid of their corrupt mayor in the recent election.
    “Vatandaşlar son seçimlerde fırsatçı belediye başkanından kurtulmaya çalıştı.”

    get through with


    bitirmek


    When will you ever get through with that program?
    “Bu programı ne zaman bitiriceksin?”

    keep up with


    Geri kalmamak


    It's hard to keep up with the Joneses when you lose your job!

    look forward to


    Dört gözle beklemek


    I always look forward to the beginning of a new semester.
    “Yeni sömestrin başlamasını her zaman dört gözle beklerim.”

    look down on


    Hor görmek, küçümsemek


    It's typical of a jingoistic country that the citizens look down on their geographical neighbors.
    Komşularını, tipik ırkçı ülke vatandaşları küçümserler.

    look in on


    Birini ziyaret etmek


    We were going to look in on my brother-in-law, but he wasn't home.
    “Kayınbiraderimi ziyaret edecektik ama evde yoktu.”

    look out for


    Önce davranmak, tahmin etmek


    Good instructors will look out for early signs of failure in their students
    “İyi eğitimciler öğrencilerinin yapacakları hataları önceden görürler.”

    look up to


    Saygı göstermek


    First-graders really look up to their teachers.
    “Eski nesil, öğretmenlerine gerçekten saygı gösterirler.”

    make sure of


    Doğrulamak, emin olmak


    Make sure of the student's identity before you let him into the classroom.
    “Öğrencilerinizi sınıfa almadan önce, kimliklerinin doğru olduğundan emin olun.”

    put up with


    Hoşgörü göstermek


    The teacher had to put up with a great deal of nonsense from the new students.
    “Öğretmen yeni öğrencilerin bütün saçmalıklarını hoş görmek zorunda kaldı.”

    run out of


    tükenmek


    The runners ran out of energy before the end of the race.
    “Koşucuların dirençleri, yarışın sonuna gelmeden tükenmişti.”

    take care of


    İlgilenmek, sorumlu olmak


    My oldest sister took care of us younger children after Mom died.
    “Ablam, annem öldükten sonra bize, daha küçük çocuklara baktı.”

    talk back to


    Kaba bir şekilde cevap vermek


    The star player talked back to the coach and was thrown off the team.

    think back on


    Yad etmek, anmak


    I often think back on my childhood with great pleasure.
    “Çocukluğumu sık, sık büyük bir mutlulukla anarım.”

    walk out on


    Terk etmek, başından atmak


    Her husband walked out on her and their three children.
    “Kocası onu ve üç çocuğunu terketti.”



    Intransitive (Geçişsiz) Phrasal Verbs

    Aşağıdaki phrasal verbs ‘ ler nesne almazlar. "Once you leave home, you can never really go back again." “Evden bir kez ayrılırsan, bir daha asla geri dönemezsin.”

    Fiil


    Anlam


    Örnek

    break down


    bozulmak


    That old Jeep had a tendency to break down just when I needed it the most.
    “Eski cipim, ona en ihtiyacım olduğu zamanda bozuldu.”

    catch on


    tutmak


    Popular songs seem to catch on in California first and then spread eastward.
    “Popüler şarkılar önce California da tutar daha sonra doğuya doğru yayılır.”

    come back


    Geri dönmek


    Father promised that we would never come back to this horrible place.
    “Babam, bu berbat yere bir daha dönmeyeceğimize söz verdi.”

    come in


    girmek


    They tried to come in through the back door, but it was locked.
    “Arka kapıdan girmeyi denediler ama kapı kilitliydi.”

    come to


    Şuuru yerine gelmek


    He was hit on the head very hard, but after several minutes, he started to come to again.
    “Kafasını çok kötü çarptı ama birkaç dakika sonra bilinci yerine gelmeye başladı.”

    come over


    Ziyaret etmek


    The children promised to come over, but they never do.
    “Çocuklar ziyaret edeceklerine söz verdiler ama hiç gelmiyorlar.”

    drop by


    Habersiz ziyaret etmek


    We used to just drop by, but they were never home, so we stopped doing that.
    “Eskiden habersiz uğrardık ama onları hiç evde bulamazdık bu yüzden artık gitmiyoruz.”

    eat out


    Yemek için dışarıya çıkmak


    When we visited Paris, we loved eating out in the sidewalk cafes.
    “Paris’e gittiğimizde kaldırım kafelerinde yemek yemeye bayılırdık.”

    get by


    Hayatını sürdürmek


    Uncle Heine didn't have much money, but he always seemed to get by without borrowing money from relatives.

    “Heine amcanın çok fazla parası yoktu ama o, akrabalarından borç almadan da her zaman hayatını sürdürürdü.”

    get up


    kalkmak


    Grandmother tried to get up, but the couch was too low, and she couldn't make it on her own.
    "Büyükannem ayağa kalkmaya çalıştı ama kanepe çok alçak olduğu için kendi başına kalkamadı."

    go back


    Geri dönmek


    It's hard to imagine that we will ever go back to Lithuania.
    “Litvanya’ya bir daha geri dönemeyeceğimizi düşünmek çok zor.”

    go on


    Devam etmek


    He would finish one Dickens novel and then just go on to the next.
    “Dickens romanının birini bitirir, hemen bir sonrakine devam ederdi.”

    go on (2)


    Olmak, meydana gelmek


    The cops heard all the noise and stopped to see what was going on.

    “Polisler bütün gürültüyü duydu ve neler olduğuna bakmak için durdu.”

    grow up


    büyümek


    Charles grew up to be a lot like his father.
    “Charles tıpkı babası gibi olmak için büyüdü.”

    keep away


    Uzak durmak


    The judge warned the stalker to keep away from his victim's home.
    “Yargıç, suçluyu kurbanın evinden uzak durması için ikaz etti.”

    keep on (with gerund)


    Devam etmek


    He tried to keep on singing long after his voice was ruined.

    “Sesini iyice kaybetmeye başladıktan sonra bile şarkı söylemeye devam etmeye çalıştı.”

    pass out


    bayılmak


    He had drunk too much; he passed out on the sidewalk outside the bar.

    “Öyle çok içmişti ki barın önündeki kaldırıma düşüp bayıldı.”

    show off


    Gösteriş yapmak


    Whenever he sat down at the piano, we knew he was going to show off.
    “Piyanonun başına ne zaman otursa, gösteriş yapacağını bilirdik.”

    show up


    Varmak, ortaya çıkmak


    Day after day, Efrain showed up for class twenty minutes late.
    (Efrain ardı ardına derse yirmi dakika geç kalıyordu.)

    wake up


    Uyanmak


    I woke up when the rooster crowed.
    “Horoz öttüğünde uyandım.”





  2. #2
    Junior Member Array
    Üyelik Tarihi
    Nov 2010
    Mesajlar
    20
    Rep Puanı
    0

    Ynt: PHRASAL VERBS

    ilgilenenler için iyi seçim

  3. #3
    Member Array
    Üyelik Tarihi
    Mar 2012
    Mesajlar
    32
    Rep Puanı
    8
    phrasal verb ler her zaman problem olmuştur benim için..paylaşım için teşekkürler

  4. #4
    Member Array
    Üyelik Tarihi
    Dec 2012
    Mesajlar
    38
    Rep Puanı
    7
    What are phrasal verbs?
    1. A phrasal verb is a verb plus a preposition or adverb which creates a meaning different from the original verb.

    Example:
    I ran into my teacher at the movies last night. run + into = meet
    He ran away when he was 15. run + away = leave home
    2. Some phrasal verbs are intransitive. An intransitive verb cannot be followed by an object.

    Example:
    He suddenly showed up. "show up" cannot take an object
    3. Some phrasal verbs are transitive. A transitive verb can be followed by an object.

    Example:
    I made up the story. "story" is the object of "make up"
    4. Some transitive phrasal verbs are separable. The object is placed between the verb and the preposition. In this Phrasal Verb Dictionary, separable phrasal verbs are marked by placing a * between the verb and the preposition / adverb.

    Example:
    I talked my mother into letting me borrow the car.
    She looked the phone number up.
    5. Some transitive phrasal verbs are inseparable. The object is placed after the preposition. In this Phrasal Verb Dictionary, inseparable phrasal verbs are marked by placing a + after the preposition / adverb.

    Example:
    I ran into an old friend yesterday.
    They are looking into the problem.
    6. Some transitive phrasal verbs can take an object in both places. In this Phrasal Verb Dictionary, such phrasal verbs are marked with both * and + .

    Example:
    I looked the number up in the phone book.
    I looked up the number in the phone book.
    7. WARNING! Although many phrasal verbs can take an object in both places, you must put the object between the verb and the preposition if the object is a pronoun.

    Example:
    I looked the number up in the phone book.
    I looked up the number in the phone book.
    I looked it up in the phone book. correct
    I looked up it in the phone book. incorrect

    (alıntı)

Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Bu Konu İçin Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68